Bazen düşünüyorum da. Ben herhalde gerçekten ya fazla safım, ya fazla iyi niyetliyim, ya da resmen körüm. Üstüne bir de hava atıyorum: “Ben çok akıllıyım, ben tam bir FBI ajanıyım…”

Evet, FBI dediysek, mahallenin FBI’ı.

Olayları çözmede üstüme yok(!).

Güllü’nün balkondan düşmesi gündeme geldiğinde, sosyal medya ortalığı birbirine katmış, herkes kızını oğlunu linç ederken ben ne yaptım?

Kalkmışım, “Aman canım saçmalıyorsunuz! Her şeyden komplo çıkarmayın! İnsan kayar düşer!” diye bir savunma moduna geçtim.

Hani birilerini “koruyayım”, “iyi niyeti unutmayalım” diye…

Meğer benim iyi niyetin de bir kapasitesi varmış.

Bir limit.

Bir “bip” noktası.

Çünkü şimdi işler farklı bir yere evrildi, gözaltılar, kaçışlar, tutuklamalar…

Ve ben yine kendime baktım: “Demek ki ben gerçekten dünyayı pembe gözlüklerle dolaşıyorum,” dedim.

“O kadar da FBI değilmişim be Sibel.”

Bir de işin başka bir boyutu var.

İnsan böyle durumlarda gerçekten şunu anlıyor: Allah en başta insana hayırlı evlat versin.

Vallahi kendi oğlumu, Canel imi aradım ve dedim ki: “Canım oğlum, Allah razı olsun. Sakın ha ananı balkonlardan falan atma. Sen beni zaten seviyorsun da… yine de teyit edelim.”

Günümüz dünyasında insan artık neye şaşıracağını bilemiyor.

O yüzden ben de yeni mottomu açıklıyorum: "İyi niyetli ol ama salak olma. Şüpheci ol ama paranoyak olma.“

Tuzu az koysan tatsız, fazla koysan tansiyon fırlatıyor.

İyi niyet de öyle.

Her güzel duygunun bir doz aşımı var.

Sonuç olarak…

Ben yine iyiyim, yine safım, yine FBI’ım.

Ama bir tık daha temkinliyim.

Hayat bunu da öğretti: "Bazen gerçek, bizim iyi niyet kapasitemizden daha karanlık olabiliyor."