Bazen insan geçmişe dönüp kendi kendine soruyor: “Ben neye güvenmişim? Neye inanmışım? Neyi alkışlamışım?” İşte tam olarak bunu, Dilan & Engin Polat çiftine bakınca hissediyorum.

Açık konuşayım…

Dilan Polat’ı hapise girmeden yaklaşık altı ay önce tanımıştım.
O dönem “Enerji” şarkısı yeni çıkmıştı.
Ben de Mallorca sokaklarında arabayla gezerken şarkıyı son ses açıp:

%100 enerji, bu nasıl bir sinerji!

diye bağırarak dolaşıyordum.
Komşular muhtemelen “Mallorca’ya new-age tarikatı mı indi?” diye düşünmüştür.

Sonra bir sabah uyandık…
Polatlar hapiste.

Henüz vergi dışında kesinleşmiş bir suç yok, dolayısıyla kimseyi yargılamak, linç etmek bize düşmez.
Ama itiraf edeyim, o dönem gerçekten üzülmüştüm.
Sonuçta iki çocuk, büyük bir aile, koca bir iş düzeni…
İçim burkulmuştu.

Bir de o dillere destan Polat aşkı vardı.
Lisede başlayan, birlikte büyüyen, el ele verip “American Dream”in Türk versiyonunu yaşamış gibi görünen bir çift.
İnsanı ister istemez etkiliyordu.
Benim için o dönem tam bir motivasyon filminin gerçek hayattaki versiyonuydular.

Derken hapisten çıktılar.

Ben de saf saf düşündüm ki:

“Herhalde biraz durulurlar.
Biraz köşelerine çekilirler.
Süreci sindirirler.
Bir ‘Hayat bize ne anlatmak istedi?’ evresine girerler.”

Yok.
Yok Sibel.
Hiçbiri olmadı.

Hapisten çıkalı neredeyse bir yıl geçti.
Sakinlik?
0.
Olgunluk?
0.
Üslup?
Eksi 10.

Üstelik şimdi yeni temalar da var:

— Tüp bebek açıklamaları
— Kameralara dökülen gözyaşları
— “Köprüden atlayacağım” krizleri
— “Onu ben kurtardım” destanları
— Bir o yana savrulma, bir bu yana tehditler

Ben artık onları izlerken kendimi şöyle hissediyorum:

Freni bozuk bir roller-coaster’a binmişim ve operatör çoktan kaçmış.

Dilan & Engin öyle bir hızla gidiyor ki…
Ne dönüş sinyali var,
ne psikolojik sınır,
ne mantıklı bir fren mesafesi.

Tam gaz 180 km hız—ama ABS yok, direksiyon titriyor, gösterge paneli “HATA!” diye bağırıyor.

İster istemez insan seslenmek istiyor:

“Yavaş! Vallahi kendi kendinizi tüketiyorsunuz.”

Bir ara gerçekten umutlanmıştım:
“Herhalde hapisten çıkınca hayatın değerini anlarlar, biraz sakinleşirler…” diye düşünmüştüm.

O düşüncem, muhtemelen geçen sene çamaşır makinesinin filtresiyle birlikte kanalizasyona gitmiş olmalı.

Çünkü gördüğüm tablo çok net:

Sakinlik yok.
Öz eleştiri yok.
Frene basmak yok.

Sadece:
Gaz… gaz… daha fazla gaz.
Araya serpiştirilmiş tüp bebek gündemleri,
onun üzerine tehditler,
ve duygusal olarak A’dan Z’ye tur atan bir karmaşa.

Ve ben kendi köşemden şöyle diyorum:

Bu gidişat kimse için hayırlı değil.
Ne onlar için,
ne aileleri için,
ne de toplum için.

180’le giden ama freni olmayan araç nereye gider?
Aynen öyle.

Ben yazmış olayım.