Şu günlerde nereye dönsek aynı tartışmayı duyuyoruz: “Türk aile yapısı bozuluyor.” Gün geçmiyor ki, bir televizyon programında, bir dizide ya da bir şarkıcının sahnesinde bu konu açılmasın. Toplumun büyük bir kısmı sanki pusuda bekliyor; kadın dans etti mi, sahnede eteğini biraz yukarı çekti mi, hemen manşet: “Ahlak elden gidiyor.”
Dün Hadise’nin sahnede oynadığı dans konuşulur, ertesi gün Manifest grubu’nun genç üyelerinin konserinde sergilediği danslar. Hemen yasaklar, sahne engelleri, ahlak nutukları… Hep aynı mesele: kadın bedeni, kadın davranışı, kadın sahnedeki varlığı. Bütün memleketin bozulmasını buna bağlamak ne kadar kolay geliyor, değil mi? Sanki işsizlik, eğitim sorunları, şiddet olayları yokmuş gibi… Sanki toplumun bütün düzeni gayet yolundaymış da, bozan tek şey kadının bedeniymiş gibi…
Ama asıl soruyu sormak lazım: Toplumu gerçekten ne bozuyor?
Bir kadının sahnede dans etmesi mi, yoksa kadına hâlâ kendi iradesiyle var olma hakkı tanımayan zihniyet mi?
Kadının sesi çıkmasın, kadının bedeni görünmesin, kadının kahkahası duyulmasın… Hep aynı ezberler. Yıllardır kadın, ya “ailenin namusu” diye taşın üzerinde tutulur ya da “ahlaksızlıkla” suçlanır. Oysa kadın ne namus sembolüdür, ne de günah keçisi. Kadın sadece insandır; kendi hayatıyla, kendi seçimiyle, kendi dansıyla.
Belki de asıl ahlak tartışmasını başka yerde yapmamız gerekiyor. Çünkü kadının sahnede ettiği dansla değil, toplumun kendi içinde yüzleşmediği sorunlarla bozuluyor bu düzen. Adaletsizlikle, sevgisizlikle, ötekileştirmeyle…
Toplumun asıl aynası kadın değil, kadına bakan gözlerdir.