Zeynep’in uzaklara, yeni bir hayata açılan kapısı aralanırken, Cüneyd de kendi iç yolculuğunun pusulasını nihayet kuzeye çevirir. İkisinin de yolları ayrılmak üzereyken, Meryem, vedanın soğuk rüzgarını içlerine düşürmemek için onları İstanbul’un kalbinde, zamanla yarışan bir hikâyenin içine çeker. Bu serüven; kimi zaman Boğaz’a bırakılan bir ebru lekesi, kimi zamansa hiç gönderilmemiş bir kartpostal gibi, iki gencin yarım kalmış hislerine şekil verir.
Meryem ise, Mürşid sıfatıyla yalnızca ruhlara değil, hayata da yön verir artık. Fanilik yolunun yeni adımlarını atarken, alın terini kutsal sayar ve peygamberin izini sürmeyi bu yolun temel taşı ilan eder. Bu karar, Lokman ve Müyesser gibi nice yolcunun yüreğinde yeni bir başlangıcın perdesini aralar, öksüzlerin umudu olur. Meryem'in Suavi’nin izinden giderek tekrar hayata döndürdüğü o eski bakım evi, Levent’in ruhunu taş duvarlara sinmiş bir hatıraya çevirir.
Her çatışmada biraz daha büyüyen Cüneyd ve Zeynep, sonunda onları ayırabileceğini sandıkları son sınavın karşısında yan yana dururlar. Yola bir kez daha düşerken, belki de ilk kez aynı hayalin peşindedirler: Kaderlerine birlikte yürümek. Bu yolun başlangıcı olan Faniler tekkesi ise artık yalnızca bir mekân değil; emeğin, sevginin ve tevazunun soluk aldığı bir yuvadır. Ve Levent’in ardında bıraktığı sevgi, kızlarına emanet ettiği Meryem’le ve Faniler’in adanmış ruhlarıyla birlikte, zamana yenilmeyen bir aşk gibi yaşamaya devam eder.
Next