Zaten memlekette gündem yeterince ağır. Her gün başka bir tutuklama, başka bir yasaklı madde haberi… Açıkçası bu konulara girmek istemiyorum. O yüzden gözümü biraz İngiltere ile Amerika arasına çeviriyorum. Ve orada da ister istemez Beckham’lar duruyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Beckham ailesini 2000’li yılların başından beri severek takip ederim. Brooklyn’in doğduğu günü dün gibi hatırlıyorum. Victoria’nın bir elinde Hermes çantası, diğer elinde Brooklyn’le dünyayı dolaştığı günler… David Beckham’ın vücudunun neredeyse her yerine oğlunun adını dövme yaptırdığı zamanlar… Bunların hepsi hâlâ çok net hafızamda.
Yıllar geçti. Brooklyn büyüdü, kocaman bir delikanlı oldu. Sonra Amerikalı Nicola Peltz ile evlendi. Ve ne yazık ki o noktadan sonra aile içindeki dengeler kökten değişti.
Bakın açık konuşacağım. Brooklyn bugüne kadar kendi ayakları üzerinde, sağlam bir yol inşa edebildi mi, tartışılır. Ne bir üniversite eğitimi, ne istikrarlı bir meslek… Kendi annemin deyimiyle söyleyeyim: “Bir baltaya sap olabildiği söylenemez.” Sosyal medyada yaptığı yemek videoları var; vallahi 19 yaşındaki oğlum da yapar. Evet, bir sos işi, barbekü sosu girişimi var, onu da not düşelim. Ama bugüne kadar geldiği noktada Beckham soyadının sağladığı imkânları yok saymak mümkün değil.
Ve sonra… Dün.
Sayfalarca, altı yedi sayfa süren açıklamalarla ailesini hedef alan bir anlatı yayınlandı.
Bakın, aile içinde sorun olmaz mı? Olur. Hepimizin olur. Benim de zaman zaman kayınvalidemle ciddi sıkıntılarım oldu. Aynı sebeplerle yıllarca konuşmadığımız dönemler yaşadım. Kim ister kaynanasının gidip kocasının eski sevgilileriyle görüşmesini? Kim ister? Hiç kimse.
Ama mesele bu değil.
Mesele Brooklyn’in, yaşananları tamamen Nicola Peltz’in anlattığı biçimiyle, olayları tek taraflı ve son derece manipülatif bir çerçeveden dinleyerek, kendi süzgecinden geçirmeden ailesine cephe alması. Olan biteni anlamaya çalışmak yerine, bir anlatının içine girip, o anlatıyı mutlak gerçek gibi kabul etmesi.
Bu artık basit bir aile içi kırgınlık değil.
Bu, kendi ailesine ve yıllar içinde inşa edilmiş Beckham markasına atılmış çok büyük bir hançer.
Ve bu hikâye aslında yeni değil.
Tarihte bir İngiliz kralı vardı. Edward VIII.
Bir Amerikalı kadın – Wallis Simpson – için tahttan vazgeçti. Krallığını bıraktı, ailesine sırtını döndü, ülkesinin geleceğini geride bıraktı. Aşk uğruna her şeyi feda ettiğini sandı. Ama ne oldu? Hayatı boyunca ne ailesiyle barışabildi ne de yaptığı fedakârlığın huzurunu yaşayabildi. Tarihe “tahttan feragat eden kral” olarak geçti.
Yani bu, İngiltere’nin Amerikalı bir kadın uğruna ailesinden kopan ilk erkeği değil.
Harry ve Meghan’da da aynı tabloyu gördük. İngiliz kimliği, köklü bir aile, ardından Amerikalı bir eş ve sonrasında ailesini yerle bir eden bir kopuş. Şimdi Brooklyn… Aynı ülke, aynı yön, benzer sonuçlar.
O yüzden buraya özellikle yazıyorum, altını çiziyorum:
Bu evlilik bu şekilde yürümeyecek.
Çocukları da olsa yürümeyecek.
Gün gelecek, Brooklyn yaptığı bu kopuşun ağırlığını taşıyamayacak ve ailesinin kapısına geri dönecek.
Çünkü insan, kendi köklerini inkâr ederek güçlü kalamaz.
Beckham ailesine gerçekten geçmiş olsun. Bir annenin, bir babanın evladından gördüğü bu tavır, sadece kalbi değil; yılların emeğini, itibarı ve bir markayı da yaralar.
Allah herkesin evladına hayırlısını versin.